
Gençliğimin insana dair inançlarını henüz yitirmediği günlerde, insanın kendi vicdanını bile yanıltabileceğini düşünmezdim. İnsanın kendine söyleyebildiği yalanların bir sınırı olmalı sanırdım.
Evet… Yaşımın henüz ilk demlerinde böyle sanıyordum ama yanıldığımı zamanla anladım. Meğer insan, başkasını inandırmakta zorlandığı ne varsa kendisine kolayca kabul ettirebiliyormuş. Bir başkasının kalbinde açtığı yaraya haklı bir sebep, ettiği haksızlığa makul bir gerekçe bulabiliyor; gerçeğin karşısında eğilmek yerine, gerçeği kendi haklılığına göre bükebiliyormuş.
Üstelik insanın bütün bunları yaparken kendisini kötü biri olarak görmesine bile gerek kalmıyormuş. Çünkü insanın en maharetli olduğu şeylerden biri, başkalarının hayatında bıraktığı yaralarla yüzleşmek yerine, kendi hikâyesinde kendisine kusursuz bir yer açmakmış.
Biraz unutmak,
Biraz değiştirmek,
Hatırlamak istemediği yerde hafızasına sırtını dönmek yetiyormuş.
Bir zamanlar söylediği acımasız bir sözü, kendisini savunmak zorunda kaldığı bir ana; bir başkasının kalbinde açtığı yarayı, kendi yaralarının kaçınılmaz bir sonucuna dönüştürebiliyormuş.
Ne zaman bir başkasını incitse, içindeki ses hemen söze karışıyormuş: “Ama ben de incindim.”
Ne zaman haksızlık etse, geçmişten bir hatırayı çıkarıp önüne koyuyormuş.
Birinin güvenini boşa çıkardığında ise onun da zamanında kendisini hayal kırıklığına uğrattığını hatırlıyormuş.
Ve insan, kendi acısını o kadar büyütebiliyor ki başkasının acısına bakacak yer kalmıyormuş içinde.
Kendi vicdanında akladığı günahların ağırlığını, kendisine anlattığı hikâyelerle hafifletebiliyormuş.
Sonra insan, masumiyetini her zaman iyi şeyler yaparak korumuyor; bazen de yaptığı kötülüklerin karşısına kendince haklı sebepler dizerek koruyormuş.
Kendi içinde kurduğu o küçük mahkemede hem suçlayan hem savunan hem tanık hem de hâkim olabiliyormuş. Üstelik karar çoktan verilmiş oluyormuş: İnsan, kendisini suçlu bulmayacak bir hikâye anlatmayı başardığında, vicdanı da o hikâyeye inanmaya razı geliyormuş.
Sonra yine vicdanı günahlarını aklıyormuş.
Kendi vicdanında kapanan her mesele, bir başkasının içinde kapanmayan bir yaraya dönüşebiliyor ve insan bunu göremiyormuş. Belki de bu yüzden herkes kendi hikâyesinde masum, herkes kendi vicdanında haklı kalabiliyor.
Öyle işte…
Kendi masumiyetini savunurken hakikate karşı körleşen insanların, kendisine inanmayı sürdürdüğü müddetçe vicdanının susturduğu hakikati duymaya hiçbir zaman yanaşamayacağını fark ettim.
Ve zamanla anladım ki insanı tanımak, anlattıklarına inanmakla değil, anlattıklarının ardında bıraktıklarını görebilmekle mümkünmüş.
Bu yüzden ben artık insanın kendi vicdanında nasıl bir hükme vardığından çok, o hükme varabilmek için hangi gerçekleri susturduğunu merak ediyorum.
Bir zamanlar hesap vermesi gereken şeylerle yaşamayı, kendisinin en doğal hâli sanan insanlar… İşte onların akladığı günahlarıyla vicdanlarının ne kadar rahat olduğunu görünce insanın en büyük yenilgisinin bu sahte huzur olduğunu anladım.
Vicdanının akladığı günahlarla huzur bulan o insanlar…
Yaşım ilerledikçe zaman, bana en çok da bu insanları tanıttı.
Nazar Tenik


Bir yanıt yazın