
Tutumlu olmak diye tutturmuş gidiyoruz…
Az yiyeceksin, az harcayacaksın, israf etmeyeceksin…
Hepsi doğrudur; çünkü her şeyi kolayca tüketip çöpe attığımız bir çağdayız. Nimeti öpüp baş üstüne
koymayı öğreten bir nesilden, aynı nimeti hiç düşünmeden tüketen bir savurganlığa evrildiğimiz acı bir
gerçektir.
Neleri tüketmiyoruz ki?
Sevgiyi tüketir hale geldik, kıymetini bilmeden; bir söze bin sevgiyi yakar olduk. Dostluğu, onlara
verdiğimiz değeri tükettik vefayı harcayarak. Az konuşmanın lütfunu unutup kelimeleri erittik bir
yanardağ olan dilimizde. Oysa en az nimet kadar, kelimelerde de tutumlu olmalıydık.
Bir bakışa bir ömür verilen o eski aşkları tükettik önce. Anne babaya olan gönül borcunu unutup
onları yalnızlığa mahkûm ederek, evlatlık vazifemizi harcadık. Bir damla suyun kıymetini hiç edip
hayatın pınarlarını kuruttuk. Ve güzel olan ne varsa sırt çevirip, sonu gelmez bir yetişme telaşı içinde
asıl kendimizi tükettik.
Bir minderle bir ömür geçiren ninelerimizin yerine, iki üç yılda bir eşya değiştirme hırsına kapılan
bir nesil olduk. Mutluluğun eşyada değil, gönüllerin birleştiği hanelerde olduğunu unuttuk. Mükellef
sofralar kurup “hava atacağız” diye yemeklerin israf edildiği bir düzen kurduk farkında bile olmadan.
Hâlbuki mutluluk, yemeklerin çeşitliliğinde değil; gülen yüzlerle oturulan, sevgiyle bağlanmış bir
somunun paylaşıldığı o sade sofralardaydı.
Hemen olsun, anında tüketilsin isterken; meyvenin bile dalında olgunlaşmasını beklemeye
tahammülü kalmadı ruhumuzun. Her şeyin bir tıkla kapımıza geldiği bu hız çağında, sabretmenin o asil
erdemini kaybettik.
Ömrün en büyük hazinesi olan zamanın kendisini hoyratça harcayarak tükettik; anı
yaşamak derken, zamanın kollarındaki ömrü fark etmeden öğüttük.
Oysa hatırlıyorum da; eskiden kırılan bir eşya hemen atılmaz, özenle tamir edilirdi. İnsan ilişkileri
de öyleydi; bir küslük olur ama “hatır” denilen o bağ, kopmaya direnen kökler gibi tutunurdu toprağa.
Şimdi ise tamir etmeye üşenip atıyoruz; ruha sığınak olan eşyaların yerini, tıkış tıkış odalarda
yalnızlaşan soğuk nesneler aldı.
Belki de asıl kıtlık dışarıda değil, tam da içimizde. Paylaşmayı unuttukça yoksullaşıyor, tahammül
ettikçe çoğalacağımızı fark edemiyoruz. Hayat sonsuz bir stok deposu değil ki; ömrün bize tanıdığı
sınırlı ve kıymetli bir demlenme süresi… Gönlün tenceresi kaynamaz olduktan sonra, sofralar dolsa ne
fayda?
Kelimeleri ziyan etmeden, sevgiyi tüketmeden, kalbin en mutena köşesini hırsın tozundan
arındırarak yaşamanın vakti çoktan gelmedi mi?
Doğanın bile hiçbir şeyi ziyan etmeyen o cömert dengesine sırt çevirdik; dökülen bir yaprağın
toprağa can verdiğini unutup, dünyayı kendi hırsımızın çölüne çevirdik.
Tükettik her şeyi kolayca…
Emeği, sevgiyi, nimeti…
Oysa ömür dediğin, ziyan edilmeyecek kadar kısa bir emanet değil miydi?
Hüsniye Rüveyda Tosun


Bir yanıt yazın