
Hani hep söylenir ya, her insan bir dünyadır diye. Evet, gerçekten de öyledir. Her insanın kendine ait bir dünyası, o dünyayı anlamlı kılan çeşitli hayalleri, tutkuları, sevinçleri ve belki de kimseye anlatamadığı küçük düşleri vardır.
Kimi, kitap okumayı ne kadar sevdiğini dile getirdiğinde eleştirilmekten çekinir; yine de kitapların sayfaları arasında kaybolmaktan vazgeçemez.
Kimi hiç kimseye söyleyemediği bir filmi, diziyi kendine saklar.
Kiminin içinde bir gün piyano çalabilmenin ukdesi kalmıştır.
Kiminin yarım bıraktığı bir resim, kimininse hiç cesaret edemediği bir hayat vardır… Çoğu zaman bu insanların en büyük mutluluğu, başkalarına anlatmaya değer bile bulmadığı ama kendi içinde ona koca bir dünya olan değerlerde saklıdır.
Evet, çoğu insanın içinde, dışarıdan bakıldığında görünmeyen böyle bir yer vardır. Ve insanlar bazen en çok da orayı özlerler; hiç yaşanmamış, belki de kimsenin bilmediği hâllerini…
Zamanla insanlar, kendilerine ait olanı korumak için önce saklamayı, sonra da sakladığı şeyin üzerinde durmamayı öğrenir. Bir müddet sonra neyi gerçekten istediğiyle neyi istemesinin daha makul karşılanacağını birbirine karıştırır.
Hayalleri, istekleri, sevdikleri dışarıdan terbiye edilen insanlar, o sırada özlerindekileri daha da saklamaya başlar. Aslında insanların kendilerine ait olanı sakınması, sakındıklarının dışarıdan terbiye edilmesine izin vermesi, onların o şeyleri önemsiz bulmasından kaynaklanmaz. Sadece bazen anlaşılmamaktan, tuhaf karşılanmaktan ya da bir başkasının gözünde küçülmekten çekinirler. Çünkü içinde yaşadığımız çağda insanlar, yalnızca ne oldukları üzerinden değil, neyi sevdikleri, neye güldükleri, neyle ilgilendikleri üzerinden de değerlendiriliyor ve bu değerlendirmeler genellikle kalıplaşmış doğrular üzerinden oluyor. Bir şeyden hoşlanmak bile zaman zaman açıklama gerektiren bir tercihe dönüşüyor. Beğenilerimizin, ilgilerimizin, hatta sevinçlerimizin bile bir karşılığı, bir ölçüsü varmış gibi…
Hayallerin terbiye edildiği bu çağın insana öğrettiği en tuhaf şeylerden biri bu: Kendin olabilmekten önce, nasıl biri olmanın kabul göreceğini öğrenmek. Herkesin bir şeylere yetişmeye, bir şeylere benzemeye, bir şeyleri beğendiğini göstermeye çalıştığı bu kalabalıkta insan, kendisine ait olanı korumak yerine çoğu zaman onu değiştirmeyi seçiyor. Çünkü insanlar korkuyor ve farklılığın bedelini biliyor; ya küçümseyen bir göz ya da küçümseyen bir söz…
Farklı olmakla dışarıda kalmak arasındaki mesafe korkutuyor.
Korkan insanlar, kendilerinin dışarıdan terbiye edilmesine izin veriyor, sonra özlerindekileri daha da sakınıp saklamaya çalışıyor.
Terbiye eden bu çağın bir de bitmek bilmeyen yenilikleri var tabii. Her şeyin hızla değiştiği, beğenilerin çabucak eskidiği, dün hayranlık duyulanın bugün sıradanlaştığı bir çağ…
Bir şeyden hoşlanmak yetmiyor artık; onu güncel, ilgi çekici ve başkalarının da onaylayacağı bir biçimde yaşamak gerekiyor sanki. Böyle olunca insanlar, kendi küçük dünyalarını büyütmek yerine onu başkalarının dünyasına benzetmekle tükeniyorlar.
Oysa insanların artık kendilerine ait olanı sakındıkları yerden çıkaracak kadar cesur olabilmesi gerekiyor.
Herkesin beğendiği şeyleri beğenmek, herkesin anlamlı bulduğu hayatı yaşamak zorunda değiliz. Bir kitabı sevmek için onun ne kadar değerli bulunduğunu, bir şarkıyı dinlemek için ne kadar popüler olduğunu, bir hayalin peşinden gitmek için başkalarının gözünde ne kadar gerçekçi göründüğünü düşünmemeliyiz. Çünkü hayat, başkalarının gözünde kabul gören birine dönüşmek için harcanamayacak kadar kısa; insanın kendi dünyasından vazgeçmesi ise telafisi mümkün olmayan bir kayıp.
İzin vermemeliyiz…
Başkaları hayallerimizi, sevdiklerimizi, özümüzdeki benliğimizi kendi doğrusuna göre terbiye etmemeli.
Nazar Tenik


Bir yanıt yazın