
Herkesin Bir Hikâyesi Var, Ama Kimse Dinlemiyor
Bazen bir insanın tek ihtiyacı, anlatacaklarını bitirene kadar karşısındaki kişinin susmasıdır.
Ne akıl vermek ister o an, ne çözüm duymak… Ne “Ben olsam…” diye başlayan cümlelere ihtiyacı vardır ne de yaşadıklarının başkalarının hayatlarıyla kıyaslanmasına.
Sadece dinlenmek ister.
Ama biz artık dinlemeyi unuttuk.
Karşımızdaki konuşurken cevap hazırlıyoruz.
Bir arkadaşımız derdini anlatırken kendi yaşadığımız benzer olayı hatırlıyoruz.
Birisi bir kararından söz ettiğinde hemen doğruyu ve yanlışı belirlemeye çalışıyoruz.
Bir çocuk bir şey anlatırken telefonumuza bakıyoruz.
Bir yakınımız “Bugün hiç iyi değilim” dediğinde, daha cümlesini tamamlamadan “Takma kafana” diyoruz.
Belki de çağımızın en büyük problemlerinden biri bu:
Herkesin söyleyecek çok şeyi var ama dinleyecek zamanı yok.
Oysa insan, anlaşılmadığını hissettiği yerde yavaş yavaş susmaya başlıyor.
Bir düşünün…
Hayatımız boyunca kaç insanla karşılaşıyoruz?
Otobüste yanımızda oturan insanın, markette önümüzde duran kadının, okulda yanımızdan geçen öğretmenin, apartmandaki komşumuzun, her gün gördüğümüz ama adını bile bilmediğimiz birinin nasıl bir hayat yaşadığını gerçekten biliyor muyuz?
Hayır.
Çünkü insanların çoğu, dışarıdan göründüğü kişi değildir.
Güler yüzlü birinin geceleri ağladığını bilemeyiz.
Her şey yolundaymış gibi görünen birinin evinde ne yaşadığını bilemeyiz.
Sürekli güçlü duran birinin ne kadar yorulduğunu bilemeyiz.
Çok konuşan birinin aslında ne kadar yalnız olduğunu bilemeyiz.
Ve sessiz bir insanın içinde kaç cümle biriktirdiğini hiç bilemeyiz.
Biz ise çoğu zaman yalnızca gördüğümüz kadarıyla hüküm veriyoruz.
“Çok değişmiş.”
“Eskisi gibi değil.”
“Ne kadar soğuk biri.”
“Çok alıngan.”
“Her şeyi büyütüyor.”
“Bunda da sorun çıkaracak bir şey buldu.”
Belki de hiçbirimiz gerçekten ne olduğunu bilmiyoruz.
Çünkü sormuyoruz.
Daha doğrusu soruyoruz ama cevabı dinlemiyoruz.
Çocuklar konusunda ise durum daha da acı.
Bir çocuk okulda arkadaşına vurduğunda, ders sırasında sürekli konuştuğunda, ödevini yapmadığında ya da içine kapandığında ilk yaptığımız şey çoğu zaman davranışı değerlendirmek oluyor.
“Yaramaz.”
“Dikkatsiz.”
“İlgisiz.”
“Çalışmıyor.”
“Kurallara uymuyor.”
Peki ya sonra?
“Bugün seni üzen bir şey oldu mu?” diye soruyor muyuz?
Bazen bir çocuğun “ödevimi yapmak istemiyorum” cümlesinin arkasında başarısız olma korkusu vardır.
“Okula gitmek istemiyorum” cümlesinin arkasında dışlanma vardır.
“Arkadaşımı sevmiyorum” cümlesinin arkasında kırgınlık vardır.
“Ben yapamam” cümlesinin arkasında defalarca duyduğu “Sen zaten yapamazsın” vardır.
Çocuklar çoğu zaman duygularını yetişkinler kadar iyi anlatamaz.
Bu yüzden davranışlarıyla konuşurlar.
Biz onların davranışlarını cezalandırmadan önce, davranışlarının ne anlatmaya çalıştığına bakabilirsek belki birçok şeyi değiştirebiliriz.
Çünkü bazen çocuk yaramaz değildir.
Sadece bir şey anlatmaya çalışıyordur.
Yetişkinler de farklı değil aslında.
Bir insanın hayatında neler olup bittiğini bilmeden onun davranışlarını yorumlamak çok kolay.
Boşanmıştır, “Hayatı dağıldı” deriz.
Yalnız yaşamaya başlamıştır, “Kafasına göre takılıyor” deriz.
İşinden ayrılmıştır, “Demek ki beceremedi” deriz.
Bir ilişkiden çıkmıştır, “Kesin bir şey yaptı” deriz.
Bir arkadaşımız bizimle eskisi kadar görüşmüyorsa hemen kendimize göre bir hikâye yazarız:
“Bizi önemsemiyor.”
“Burnu büyüdü.”
“Başka insanları buldu.”
Oysa belki de o insan kendi içinde büyük bir mücadele veriyordur.
Belki ekonomik bir sıkıntısı vardır.
Belki ailesinden biri hastadır.
Belki geceleri uyuyamıyordur.
Belki hayatında kimseye anlatamadığı bir mesele vardır.
Belki sadece yorulmuştur.
Ve belki de bizden beklediği tek şey, “Nasılsın gerçekten?” sorusudur.
Ne garip değil mi?
Bir insanın kilosu hakkında konuşabiliyoruz.
Saçı hakkında yorum yapabiliyoruz.
Giydiği kıyafeti eleştirebiliyoruz.
Evliliğini sorgulayabiliyoruz.
Çocuğunu nasıl yetiştirdiğine karışabiliyoruz.
Kazandığı parayı merak ediyoruz.
Ne zaman emekli olacağını bile konuşuyoruz.
Ama o insanın gerçekten nasıl hissettiğini sormaya gelince susuyoruz.
Çünkü gerçek bir “Nasılsın?” sorusu sorarsanız, gerçekten cevabını dinlemeniz gerekir.
Ve dinlemek emek ister.
Belki de bu yüzden sosyal medya çağında bu kadar yalnızız.
Her gün yüzlerce insanın hayatına bakıyoruz.
Kimin ne yediğini, nereye gittiğini, ne giydiğini, kiminle olduğunu biliyoruz.
Ama aynı evde yaşadığımız insanın içinden neler geçtiğini bilmiyoruz.
Telefonlarımızda yüzlerce kişi var.
Ama gece gerçekten arayabileceğimiz insanların sayısı belki bir elin parmaklarını geçmiyor.
Çünkü sosyal medya bize görünmeyi öğretti.
Ama görmeyi öğretmedi.
Herkes kendisini anlatıyor.
Herkes kendi fikrini söylüyor.
Herkes kendi hayatını gösteriyor.
Ama karşımızdakinin hikâyesine gerçekten kulak vermeyi unutuyoruz.
Oysa bazen bir insanın hayatını değiştirmek için büyük şeyler yapmanız gerekmez.
Bir kahve içmeye davet etmek yeter.
“Anlat, seni dinliyorum” demek yeter.
Telefonu masaya bırakmak yeter.
Sözünü kesmemek yeter.
Hemen çözüm üretmeye çalışmamak yeter.
“Senin yerinde olsam…” dememek bile bazen büyük bir iyiliktir.
Çünkü herkesin hayatı farklıdır.
Biz aynı olayın içinde olsak bile aynı şeyi hissetmeyebiliriz.
Birinin kolay atlattığı bir şeyi başkası aylarca taşıyabilir.
Birinin önemsemediği bir söz, başka birinin içinde yıllarca kalabilir.
Bu yüzden insanları kendi ölçümüzle değerlendirmemeyi öğrenmeliyiz.
“Ben olsam böyle yapmazdım.”
Belki de en gereksiz cümlelerden biri budur.
Çünkü sen, senin hayatını biliyorsun.
Karşındaki ise kendi hayatını yaşıyor.
Onun yaralarını, korkularını, kayıplarını, geçmişini, gecelerini bilmiyorsun.
Bir de şu var:
İnsanları dinlemek, her söylediklerini kabul etmek anlamına gelmez.
Birini dinlemek onunla aynı fikirde olmak değildir.
Bir insanın duygusunu anlamaya çalışmak, davranışını onaylamak değildir.
“Senin neden böyle hissettiğini anlıyorum” demek, “Yaptığın her şeyi doğru buluyorum” demek değildir.
Bence olgunluk biraz da burada başlıyor.
Karşımızdaki insanla aynı düşünmeden onu dinleyebilmekte…
Aynı hayatı yaşamadan onu anlamaya çalışmakta…
Ve haklı çıkmaya çalışmak yerine birbirimizi anlamaya çalışmakta.
Belki çocuklarımıza bırakabileceğimiz en önemli miraslardan biri de bu olabilir:
İnsanları hemen yargılamamak.
Bir arkadaşları ağladığında onunla dalga geçmemeyi…
Birisi hata yaptığında hemen dışlamamayı…
Bir insan farklı düşündüğünde onu düşman ilan etmemeyi…
Bir arkadaşları sessizleştiğinde “Ne oldu?” diye sormayı…
Ve en önemlisi, cevap vermek için değil, gerçekten anlamak için dinlemeyi…
Çünkü insan bazen bir cümleyle değil, birinin onu gerçekten dinlemesiyle iyileşmeye başlar.
Hayat zaten yeterince zor.
Hepimizin görünmeyen bir yükü var.
Kiminin omzunda aile sorumlulukları, kiminin cebinde ekonomik kaygılar, kiminin kalbinde bitmemiş bir hikâye, kiminin içinde çocukluğundan kalma bir yara…
Ve çoğumuz bütün bunları kimse görmeden taşımaya devam ediyoruz.
Bu yüzden bir dahaki sefere bir insanı yargılamadan önce bir saniye duralım.
Belki bilmiyoruzdur.
Belki hikâyenin tamamını duymadık.
Belki gördüğümüz şey sadece o hikâyenin bir sayfasıdır.
Ve belki de o insanın bize ihtiyacı olan şey, vereceğimiz öğüt değil; anlatacaklarını bitirene kadar yanında oturacak bir insandır.
Çünkü herkesin bir hikâyesi var.
Ama bazen o hikâyeyi anlatabilmek için önce birinin gerçekten dinlemesi gerekiyor.
Ve belki de bugün birbirimize verebileceğimiz en büyük iyilik şudur:
Biraz daha az konuşmak, biraz daha çok dinlemek.
Gökçe Kız


Bir yanıt yazın