
Güven Kaybolduğunda Devlet de Yorulur
Bazı kayıplar sessizdir.
Bir bina yıkıldığında herkes görür. Bir ekonomik kriz yaşandığında rakamlar konuşur. Bir afet olduğunda acılar gözle görünür hâle gelir. Ancak öyle bir kayıp vardır ki ne sesi duyulur ne de ilk anda fark edilir. Yavaş yavaş büyür, derinleşir ve bir gün dönüp baktığınızda toplumun en sağlam sandığınız temellerini bile sessizce aşındırdığını görürsünüz.
O kaybın adı güvendir.
Güven; bir toplumun görünmeyen harcıdır. Bir binayı ayakta tutan kolonlar nasıl dışarıdan görünmüyorsa, bir devleti ayakta tutan da çoğu zaman görünmeyen güven duygusudur. İnsanlar birbirlerine, kurumlara, hukuka ve devlete güvendikleri sürece farklı düşüncelere sahip olsalar bile aynı çatı altında yaşamayı başarırlar. Çünkü güven, ortak yaşamın sessiz sözleşmesidir.
Bugün Türkiye’de uzun zamandır konuşulan birçok sorun var. Ekonomi konuşuluyor, eğitim konuşuluyor, hukuk konuşuluyor, dış politika konuşuluyor. Fakat bütün bu başlıkların ortak paydasında yer alan ve belki de hepsinden daha önemli olan bir mesele çoğu zaman yeterince konuşulmuyor: Güven meselesi.
Çünkü güven kaybolmaya başladığında yalnızca insanlar birbirinden uzaklaşmaz. Devlet ile vatandaş arasındaki bağ zayıflar, kurumların itibarı aşınır ve toplumun ortak geleceğe dair inancı sarsılmaya başlar.
Bugün herhangi bir konuda yapılan resmî bir açıklamaya bakın. Açıklamanın içeriğinden önce insanlar kaynağını sorguluyor. Bir istatistik açıklandığında ilk tepki rakamları anlamaya çalışmak değil, “Acaba doğru mu?” sorusunu sormak oluyor. Sosyal medyada dolaşan bir haberin doğru olduğuna inanılmıyor, fakat yanlış olduğuna da tam olarak ikna olunamıyor. Herkes sürekli bir şüphe hâli içinde yaşamaya başlıyor.
Şüphenin sürekli hâle gelmesi ise yalnızca bireysel bir duygu değildir; toplumsal bir hastalıktır.
Çünkü güvenin olmadığı yerde insanlar birbirlerini dinlemek yerine birbirlerinden şüphe etmeye başlar. Aynı olay farklı insanlar tarafından bambaşka gerçeklikler üzerinden değerlendirilir. Ortak doğrular azalır, ortak kaygılar artar.
Toplumun ortak dili zayıfladığında ise yalnızca iletişim değil, birlikte yaşama kültürü de zarar görür.
Aslında güven, insan hayatının en temel ihtiyaçlarından biridir. Bir çocuk anne ve babasına güvenerek büyür. Bir öğrenci öğretmenine güvenerek öğrenir. Bir hasta doktoruna güvenerek tedavi olur. Bir müşteri esnafa güvenerek alışveriş yapar. Bir vatandaş ise devlete güvenerek hayatını planlar.
Hayatımızın neredeyse tamamı görünmeyen güven ilişkileri üzerine kuruludur.
Sabah evden çıktığımızda kırmızı ışıkta duran araca güvenerek karşıdan karşıya geçeriz. Bankaya paramızı yatırırken sistemin çalışacağına inanırız. Mahkemeye gittiğimizde hakkımızın korunacağını düşünürüz. Çocuğumuzu okula gönderirken eğitim sistemine güveniriz.
Farkında olmasak da her gün yüzlerce kez güven duygusuyla hareket ederiz.
İşte bu yüzden güven yalnızca psikolojik bir kavram değildir. Aynı zamanda ekonomik, sosyal ve siyasal bir değerdir.
Devlet dediğimiz yapı da esasen bu görünmeyen güven üzerine inşa edilir.
Devleti güçlü yapan yalnızca ordusu değildir.
Yalnızca bütçesi değildir.
Yalnızca teknolojisi değildir.
Asıl güç, vatandaşın devlete duyduğu güvendir.
Çünkü vatandaş “Bu devlet beni korur.” diyorsa devlet güçlüdür.
“Adalet karşısında herkes eşittir.” diyorsa devlet güçlüdür.
“Çalışırsam emeğimin karşılığını alırım.” diyorsa devlet güçlüdür.
“Bana haksızlık yapılırsa hakkımı arayabilirim.” diyorsa devlet güçlüdür.
Devlet ile vatandaş arasındaki ilişki yalnızca hukuki değildir; aynı zamanda ahlaki bir bağdır.
Bu bağın adı güvendir.
Ne yazık ki güven, kazanılması en zor; kaybedilmesi ise en kolay değerlerden biridir.
Yıllarca süren doğru uygulamalarla oluşur.
Fakat birkaç yanlış uygulama, birkaç tutarsızlık veya birkaç kırılan söz, yılların birikimini kısa sürede zedeleyebilir.
İnsan hafızası ilginçtir.
On doğruyu unutabilir.
Ama tek bir hayal kırıklığını uzun yıllar hatırlar.
Toplumlar da böyledir.
Kurumlar da böyledir.
Devletler de böyledir.
İtibar ve güven inşa etmek sabır ister.
Kaybetmek ise bazen bir an sürer.
Bugün yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın birçok ülkesinde benzer bir güven krizi yaşanıyor.
Dijital çağ bilgiye ulaşmayı kolaylaştırdı; fakat doğru bilgiye ulaşmayı zorlaştırdı.
Sosyal medya milyonlarca insanı birbirine bağladı; fakat aynı zamanda milyonlarca insanın birbirinden şüphe duymasına da zemin hazırladı.
Artık herkes konuşuyor.
Ama kimse kimseyi tam anlamıyla dinlemiyor.
Herkes anlatıyor.
Ama herkes yalnızca kendi doğrusunu savunuyor.
Bunun sonucunda ortak akıl yerine ortak öfke büyüyor.
Bir toplumda güven azaldığında ilk zarar gören alanlardan biri ekonomidir.
Çünkü ekonomi yalnızca para değildir.
Ekonomi aynı zamanda beklentidir.
İnandığınız yere yatırım yaparsınız.
Güvendiğiniz insanla ortak olursunuz.
Yarınından emin olduğunuz ülkede üretim yaparsınız.
Belirsizlik arttığında insanlar harcamalarını erteler.
Yatırımcı beklemeye geçer.
Tasarruf sahibi risk almak istemez.
Esnaf geleceği göremez.
İşveren yeni istihdam oluşturmakta tereddüt eder.
Sonuçta ekonomik durgunluk yalnızca rakamlardan değil, güven eksikliğinden de beslenmeye başlar.
Aynı durum eğitim için de geçerlidir.
Bir ülkenin eğitim sistemi yalnızca müfredatla güçlü olmaz.
Öğretmene duyulan saygıyla güçlenir.
Okula duyulan güvenle güçlenir.
Bilime duyulan inançla güçlenir.
Eğitim, geleceğe yapılan yatırımdır.
Fakat insanlar geleceğe güvenmiyorsa eğitimin anlamı da zayıflamaya başlar.
Çünkü umut ile güven birbirinden ayrılmaz iki kardeştir.
Güven azaldığında umut da eksilir.
Umut eksildiğinde ise toplumun enerjisi azalır.
Adalet ise güvenin en önemli dayanaklarından biridir.
Adalet yalnızca mahkeme salonlarında dağıtılan kararlar değildir.
Adalet, insanların “Hakkım korunacak.” inancıdır.
Bu inanç güçlü olduğunda insanlar sorunlarını hukuk içinde çözmeye çalışır.
Zayıfladığında ise toplumsal huzursuzluk büyümeye başlar.
Çünkü insanlar en çok adaletin varlığıyla değil, adaletin herkese eşit uygulanacağına olan inançla huzur bulurlar.
Toplumda güven eksildikçe kutuplaşma artar.
İnsanlar artık fikirleriyle değil, kimlikleriyle değerlendirilir.
Bir kişinin söylediği sözün doğruluğu değil, kim tarafından söylendiği önem kazanır.
Oysa sağlıklı toplumlarda insanlar önce söze bakar.
Hasta toplumlarda ise önce söyleyene bakılır.
İşte güven krizinin en tehlikeli sonuçlarından biri de budur.
İnsanlar aynı ülkenin vatandaşları olmaktan çok, birbirine rakip kampların üyeleri gibi davranmaya başlar.
Oysa bir devletin gerçek gücü, herkesin aynı düşünmesi değildir.
Farklı düşünen insanların bile aynı hukuk düzenine, aynı kurumlara ve aynı geleceğe inanabilmesidir.
Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey birbirimizi ikna etmek değildir.
Birbirimizi yeniden dinleyebilmektir.
Çünkü güven, dinlemeden doğar.
Anlaşılmadan büyür.
Adaletle güçlenir.
Şeffaflıkla kalıcı olur.
Hiçbir devlet yalnızca kanunlarla ayakta kalamaz.
Hiçbir toplum yalnızca ekonomik büyümeyle huzurlu olamaz.
Hiçbir gelecek yalnızca rakamlarla inşa edilemez.
Bütün bunların temelinde görünmeyen ama vazgeçilmez bir değer vardır:
Güven.
Belki de bugün hepimizin kendine sorması gereken en önemli soru şudur:
Bir ülkeyi gerçekten güçlü yapan şey daha fazla güç müdür; yoksa vatandaşının devlete, kurumlarına ve birbirine duyduğu güven mi?
Çünkü yollar yapılabilir.
Binalar yeniden inşa edilebilir.
Ekonomik krizler zamanla aşılabilir.
Ancak güven kaybedildiğinde onu yeniden inşa etmek yıllar alır.
İşte bu yüzden bir ülkenin en büyük serveti doğal kaynakları değil, güven duygusudur.
Ve unutulmamalıdır ki devletler, yalnızca sınırlarıyla değil; vatandaşlarının yüreğinde kurdukları güvenle büyürler. Gerçek otorite korkudan değil, güven duygusundan doğar. Kalıcı olan da budur. Çünkü güven varsa umut vardır; umut varsa emek vardır; emek varsa gelecek vardır.
Gökçe Kız ….


Bir yanıt yazın