
Yaşadığımız Hayat mı, Gösterdiğimiz Hayat mı?
Çağımız artık insana yalnızca yaşama imkânı vermiyor; nasıl görüneceğini seçme imkânı da veriyor.
Belki de ilk kez insan, yaşadığı hayat kadar, o hayatın başkalarının gözünde nasıl bir karşılık bulacağıyla bu kadar meşgul.
Artık yalnızca yaşamıyoruz; kendimizi seyrediyor, seçiyor, düzenliyor ve gösteriyoruz.
Hayatımızın içinden bazı anları ayıklıyor, bazılarını saklıyor, bazılarını ise olduğundan daha parlak bir ışığın altında sergiliyoruz.
Yaşadığımız hayatla gösterdiğimiz hayat gitgide birbirinden uzaklaşmaya başlıyor.
Kendimizden uzaklaşıp olmadığımız hayatların içinde yaşamaya başlıyoruz.
Vitrine Koyduğumuz Kendimiz
Okumadığı kitabı fotoğraflayanlar, hissetmediği düşünceleri paylaşanlar, yapmadığı iyiliklerin görüntüsünü büyütenler; gitmediği yerlerin hikâyesini anlatanlar, yaşamadığı duyguların cümlelerini kuranlar…
Başkasının fikrini kendi düşüncesiymiş gibi sunanlar, yalnızca görünür olduklarında duyarlı birer iyilik meleğine dönüşenler, ilgilenmediği şeylerle ilgileniyormuş gibi yapanlar…
Olmadığı biri gibi görünmek için kendinden parçalar seçip vitrine koyanlar…
Böylece bir kitabın kapağını, altı çizilmiş birkaç cümleyi; bazen okunmuş sayfaların değil, okunmak istenen bir insanın portresine dönüştürüyoruz.
Ait Olmadığımız Yerlere Taşınmak
Sonra ait olmadığımız yerlere taşıyoruz kendimizi.
İçimizde hiçbir şeyin karşılık bulmadığı masalara, sesimizin kendi sesimize bile yabancılaştığı kalabalıklara, varlığımızın yalnızca bir eksikliği kapatmak için orada tutulduğu ortamlara…
Öyle zamanlar oluyor ki gitmek istediğimiz hâlde kalıyoruz.
Çünkü bazı kapılardan çıkmak, yalnızca bir mekânı terk etmek değildir; bir alışkanlığı, bir görüntüyü, başkalarının gözündeki yerimizi, değerimizi de geride bırakmayı gerektiriyor.
O kapıdan çıkmak ise cesaret gerektiriyor.
Ve bize ait olmayan hayatların içinde kalmaya devam ediyoruz.
Olmadığımız İnsanların Hayatında
Olmadığımız insanların hayatında,
Olmak istediğimiz kişinin gölgesinde.
Kendi ellerimizle kurduğumuz sahnede sıkışıp kalıyoruz.
Ve bu sahnede rolümüzü yalnızca başkalarının gözü önünde değil, bazen kendimizle baş başa kaldığımız zaman bile oynuyoruz.
Alışkanlığı Aidiyet Sanmak
Belki de bu yüzden mutsuzluğumuzu bile sahipleniyoruz.
İçimize sinmeyen hayatları, çoktan eskimiş ilişkileri, ruhumuza dar gelen kalabalıkları sırf uzun zamandır bizimle oldukları için “benim” diye çağırıyoruz.
Alıştığımız şeyleri sevdiğimizi sanıyoruz; çünkü insan bazen alışkanlığın sesini aidiyetin sesiyle karıştırıyor.
Böylece hayatımızın içinde, bize ait olmayan pek çok şeyi taşımaya başlıyoruz.
Bir arkadaşlığı, yalnız kalmamak için; bir kalabalığı, görünmez olmamak için; bir hayatı, değiştirmeye cesaret edemediğimiz için sürdürüyoruz.
Sonra bütün bunların üzerine bir de kendimiz hakkında güzel cümleler kuruyoruz.
“Bu konuda çok iyiyim.”
“Aslında çok mutluyum.”
“Yine de her şey iyi gidiyor.”
Kendimize Söylediğimiz Sessiz Yalan
Belki de bu cümleleri başkalarını inandırmak için değil, kendimizi ikna etmek için söylüyoruz.
Çünkü insanın kendisine söylediği yalan, başkasına söylediği yalandan daha sessizdir.
Daha uzun sürer o yalan.
Üstelik kimse onu ortaya çıkarmaya çalışmaz.
İnsan Kendinden Kaçamaz
Oysa bazı geceler insan, bütün kalabalıklar dağıldığında, kendisiyle baş başa kaldığında bilir.
Neyi sevmediğini bilir.
Nereye ait olmadığını iyi bilir.
Kimin yanında kendisi olamadığını bilir.
Hangi hayatın kendisine ait olmadığını da bilir.
Fakat bilmek, her zaman olanı değiştirmeye yetmez.
Çünkü insan bazen gerçeği görmekten değil, gördüğü gerçeğin gerektireceği cesaretten korkar.
Belki de bu yüzden olmadığımız hayatların içinde bu kadar uzun kalmaya devam ediyoruz.
Aynadaki Yüz Tanıdık, Hayat Yabancı
Olmadığımız hayatların içinde yaşamaya devam ederken, kendi benliğimizden de azar azar eksiliyoruz.
Bir süre sonra aynadaki yüz tanıdık geliyor da hayat yabancılaşıyor.
Ne garip; aslında kim olduğumuzu bilmeden eksilmiyoruz.
Aksine, kim olduğumuzu bildiğimiz hâlde bize yer açmayan hayatların içinde eksilip kayboluyoruz.
Kendimizi, bize dar gelen kalıplara sığdırmaya çalışıyoruz.
Sonunda da tükenişimizi hayatın kendisi sanıyoruz.
Hayatın En Sessiz Trajedisi
Belki de hayatın en sessiz trajedisi burada başlıyor:
İnsan, kendisi olmak için yaratılmışken, başkalarının dünyasında kendisine bir yer açabilmek uğruna kendisinden vazgeçiyor.
Evet; vazgeçiyoruz, eksiliyoruz, tükeniyoruz…
Ve tüm bunları, sırf hiç ait olamadığımız hayatların içinde bir an olsun var olabilmek uğruna yapıyoruz.
Nazar Tenik


Kalemine sağlık, gerçekten insanı kendi hayatını sorgulamaya iten çok güzel bir yazı olmuş.